tekhne - scientia - praksis - gnosis - relatio
            claritas - unitas - integritas - consonantia

cogitate incognitum

düşünülmeyeni düşün

ENGLISH

Dr.  M. Atilla Öner

Özgeçmiş

Tartışma Listeleri

Makaleler

Bildiriler

Yönetilen Tezler

Yazılar ve Raporlar

 

< ANA SAYFA

 

< GERİ

 

Nisan 1996

ÜNİVERSİTE  Mİ,  MULTİVERSİTE Mİ?

 
 

YÖK yasasında değişikliklerin gündeme geldiği, yeni tasarının üniversite senatolarında görüşüldüğü  bu günlerde, üniversitelerin genel yapılarında tarihsel olarak yaşanan değişimlerden örnekleri incelemek yararlı olur.

MÖ 387’de kurulan Eflatun’un Akademisi’nin temel hedefinin “ileride kral olacak filozoflar için gerçeğin aranması” olduğu bilinir. Aynı dönemlerde, Sofistler “ulaşılabilir başarıyı, ulaşılamayan gerçeğe” tercih eder; Pitagoras taraftarları ise “matematik, astronomi gibi konularla” uğraşır. Bu üç yaklaşım, üç değişik ortamı gerekli kıldığından “bilgi peşinde koşmak” beraberinde çelişkilerini yaratıyordu. Bu çelişkiler, bugüne kadar taşınmıştır. Bugün, Oxford ile sembolleşen sistem, Berlin Üniversitesi ile ortaya çıkan Alman Üniversite sistemi ve  Amerikan Üniversite sistemi,  2300 yıl önce ortaya çıkan çelişkilerin günümüzde kristalleşmiş halidir.

Geleneksel anlamda “Üniversite”, lisans eğitimi ile genel liberal eğitimi kapsıyor. 1852’de Dublin Üniversitesini kuran Kardinal Newman’a göre “yararlı bilgi” peşinde koşmak yanlıştır; tek amaç bilimsel ve felsefi buluş ise, o zaman öğrenciye ihtiyaç yoktur. Üniversite eğitiminin amacını, toplumun entellektüel düzeyini tanımlamak,  toplumun beynini beslemek, ulusal zevki arıtmak, çağın fikirlerini geliştirmek, politik güce aracılık etmek, özel hayatın daha rafine yaşanmasını sağlamak olarak sıralıyor.

1930’larda Almanya’da ortaya çıkmaya başlayan “Modern Üniversite” ise, lisansüstü eğitim ile fen bilimlerini önplana çıkarıyor. Üniversitedeki bölüm ve enstitü sayısı hızla artıyor; büyük araştırma kütüphaneleri kuruluyor. Not defterli düşünürü, ya kütüphanedeki ya da laboratuardaki araştırmacıya dönüştürüyor.

 “Multiversite” ise yukarıda sıralananlarla birlikte toplumla içiçe olmayı vurguluyor; mesleki eğitim, mezuniyet sonrası eğitim, danışmanlık satışları üniversitenin parçası oluyor.

Tüm bu özellikleri bünyesinde barındırmayı arzulayan “Üniversite”nin kendi kendisiyle savaş halinde olmasını doğal ve kaçınılmaz karşılamalıyız. “Üniversite” yöneticilerinin iç barışı koruyacak dengeli bir yaklaşımla  gelişmeyi planlamaları yararlı olur. Kuruluş tarihine göre bölüm ve fakültelerinin farklı düzeyde olduğu üniversitelerin farklı yapılara sahip olabileceğini kabul etmek, akademisyenler ve idareciler açısından zor olmamalı. 

1869 - 1909 yılları arasında Harvard Üniversitesi rektörlüğünü yürüten Charles W. Eliot döneminde seçmeli ders sistemi uygulanırken, profesyonel (ABD sisteminde tıp, hukuk, iş idaresi) bölümler  ön plana çıkarılmış ve araştırma ile lisansüstü çalışmalara ağırlık verilmiş. 1909 - 1934 yılları arasında aynı üniversitenin rektörlüğünü  üstlenen A. Lawrence Lowell ise tanımlanmış ders programı uygulaması ve lisans öğretimine verdiği ağırlık ile Eliot’un tam zıddı bir modeli ortaya çıkarmış. İlginç olan nokta, her iki rektörün döneminde de Harvard Üniversitesi’nin bir mükemmeliyet merkezi olmayı başarması.

1088’de kurulan Bologna Üniversitesini öğrenci birlikleri yönetiyormuş. Hocaların (ustaların!) maaşını kendi aralarında topladıkları (ailelerinin kaynakları!) parayla verirlermiş. 1820’lerde Jefferson, Philadelphia Kolejinde, öğretim üyelerinin toplu istifası nedeniyle öğrencilerin özyönetim modelini uygulayamamış. 1817 - 1846 yılları arasında Yale Üniversitesi rektörlüğünü yürüten Jeremiah Day döneminde öğretim üyelerinin ağırlığı artmış; 1828 yılında “biz istediğimizi yaparız; bize kimse karışamaz,” mesajını veren  bir rapor yayınlamışlar. Bugün ise, sanayi kuruluşları ile kamu birimlerinin fonlarıyla proje yürütmek konusunda tüm diğer Amerikan üniversiteleriyle yarış halindeler. Tabii ki, sadece kendi istediklerini yapıyorlar!

Görüldüğü üzere, tek doğru  yapı ve tek doğru  anlayış yok. Ülkemizdeki üniversitelerin, farklı gelişme düzeyinde bulunmaları nedeniyle, farklı yapı ve rollere sahip olabileceğini kabul etmeliyiz.