|
YÖK yasasında değişikliklerin gündeme
geldiği, yeni tasarının üniversite senatolarında görüşüldüğü bu
günlerde, üniversitelerin genel yapılarında tarihsel olarak
yaşanan değişimlerden örnekleri incelemek yararlı olur.
MÖ 387’de kurulan Eflatun’un
Akademisi’nin temel hedefinin “ileride kral olacak filozoflar için
gerçeğin aranması” olduğu bilinir. Aynı dönemlerde, Sofistler
“ulaşılabilir başarıyı, ulaşılamayan gerçeğe” tercih eder;
Pitagoras taraftarları ise “matematik, astronomi gibi konularla”
uğraşır. Bu üç yaklaşım, üç değişik ortamı gerekli kıldığından
“bilgi peşinde koşmak” beraberinde çelişkilerini yaratıyordu. Bu
çelişkiler, bugüne kadar taşınmıştır. Bugün, Oxford ile
sembolleşen sistem, Berlin Üniversitesi ile ortaya çıkan Alman
Üniversite sistemi ve Amerikan Üniversite sistemi, 2300 yıl önce
ortaya çıkan çelişkilerin günümüzde kristalleşmiş halidir.
Geleneksel anlamda “Üniversite”,
lisans eğitimi ile genel liberal eğitimi kapsıyor. 1852’de Dublin
Üniversitesini kuran Kardinal Newman’a göre “yararlı bilgi”
peşinde koşmak yanlıştır; tek amaç bilimsel ve felsefi buluş ise,
o zaman öğrenciye ihtiyaç yoktur. Üniversite eğitiminin amacını,
toplumun entellektüel düzeyini tanımlamak, toplumun beynini
beslemek, ulusal zevki arıtmak, çağın fikirlerini geliştirmek,
politik güce aracılık etmek, özel hayatın daha rafine yaşanmasını
sağlamak olarak sıralıyor.
1930’larda Almanya’da ortaya çıkmaya
başlayan “Modern Üniversite” ise, lisansüstü eğitim ile fen
bilimlerini önplana çıkarıyor. Üniversitedeki bölüm ve enstitü
sayısı hızla artıyor; büyük araştırma kütüphaneleri kuruluyor. Not
defterli düşünürü, ya kütüphanedeki ya da laboratuardaki
araştırmacıya dönüştürüyor.
“Multiversite” ise yukarıda
sıralananlarla birlikte toplumla içiçe olmayı vurguluyor; mesleki
eğitim, mezuniyet sonrası eğitim, danışmanlık satışları
üniversitenin parçası oluyor.
Tüm bu özellikleri bünyesinde
barındırmayı arzulayan “Üniversite”nin kendi kendisiyle savaş
halinde olmasını doğal ve kaçınılmaz karşılamalıyız.
“Üniversite” yöneticilerinin iç barışı koruyacak dengeli bir
yaklaşımla gelişmeyi planlamaları yararlı olur. Kuruluş tarihine
göre bölüm ve fakültelerinin farklı düzeyde olduğu üniversitelerin
farklı yapılara sahip olabileceğini kabul etmek, akademisyenler ve
idareciler açısından zor olmamalı.
1869 - 1909 yılları arasında Harvard
Üniversitesi rektörlüğünü yürüten Charles W. Eliot döneminde
seçmeli ders sistemi uygulanırken, profesyonel (ABD sisteminde
tıp, hukuk, iş idaresi) bölümler ön plana çıkarılmış ve araştırma
ile lisansüstü çalışmalara ağırlık verilmiş. 1909 - 1934 yılları
arasında aynı üniversitenin rektörlüğünü üstlenen A. Lawrence
Lowell ise tanımlanmış ders programı uygulaması ve lisans
öğretimine verdiği ağırlık ile Eliot’un tam zıddı bir modeli
ortaya çıkarmış. İlginç olan nokta, her iki rektörün döneminde de
Harvard Üniversitesi’nin bir mükemmeliyet merkezi olmayı
başarması.
1088’de kurulan Bologna Üniversitesini
öğrenci birlikleri yönetiyormuş. Hocaların (ustaların!) maaşını
kendi aralarında topladıkları (ailelerinin kaynakları!) parayla
verirlermiş. 1820’lerde Jefferson, Philadelphia Kolejinde, öğretim
üyelerinin toplu istifası nedeniyle öğrencilerin özyönetim
modelini uygulayamamış. 1817 - 1846 yılları arasında Yale
Üniversitesi rektörlüğünü yürüten Jeremiah Day döneminde öğretim
üyelerinin ağırlığı artmış; 1828 yılında “biz istediğimizi
yaparız; bize kimse karışamaz,” mesajını veren bir rapor
yayınlamışlar. Bugün ise, sanayi kuruluşları ile kamu birimlerinin
fonlarıyla proje yürütmek konusunda tüm diğer Amerikan
üniversiteleriyle yarış halindeler. Tabii ki, sadece kendi
istediklerini yapıyorlar!
Görüldüğü üzere, tek doğru yapı ve
tek doğru anlayış yok. Ülkemizdeki üniversitelerin, farklı
gelişme düzeyinde bulunmaları nedeniyle, farklı yapı ve rollere
sahip olabileceğini kabul etmeliyiz. |